İLHAN AYVERDİ

Ezelden ebede izzetlenmiş müstesna insan...

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür
Anasayfa Hakkında Yazılanlar Türkçeye adanmış hayat: İlhan Ayverdi

Türkçeye adanmış hayat: İlhan Ayverdi

E-posta Yazdır PDF

Türkçe’ye gönül verenler, Türkçeyi sevenler, bu yola baş koyanlar hayatlarını bu aziz, mübârek ve güzel dilin gelişmesi, daha güzelleşmesi, devâmı ve her türlü tehlikeden korunması yoluna adayan bahtlı insanlar….

İşte bu gün bu kafilenin iki güzel yolcusu İlhan Ayverdi ve Nazik Erik Hanımefendiler ile berâbermişcesine karşınızda bulunmanın zevki içindeyiz.

Esâsen bu büyük insanların çalışmaları, eserleri, duygu ve düşünceleri hakkında deryâdan bir damla ile huzurlarınızdayız. Amma sizlerin bu bir damlada bir deryâyı bulacağınız inancındayız.

Neden Türkçe’ye adanmış hayatlar? sorusuna gene büyük bir Türkçe sevdâlısı ve Edebiyat Târihçisi Nihad Sâmi Banarlı “Yeryüzünde diller kadar millet fertlerini birbirine bağlayan, onlara birbirlerini sevip anlamakta hele sevgilerini dile getirmekte aziz yardımcı olan başka kuvvet yoktur.” diye cevap verir.

“Vatan çocuklarına bir milletin yarattığı ve yaşattığı dili bütün incelikleri, yücelikleri ve güzel sesiyle öğretmek” bu ne ulvî, ne güzel bir nasip… bu uğurda harcanan ömür ne mübârek bir ömür…

Türkçe nasıl sevilir? Halit Ziya Uşaklıgil, buna Birinci Türk Dili Kurultayı’nda şu cevâbı verir. “Ben Türkçenin ezeli bir âşıkıyım. Hepimiz öyle değil miyiz? Ben Türkçe’yi muhtelif devirlerinde muhtelif libaslar altında, kendi cevherinden tanıdım ve sevdim.”

Türkçe’yi sevmek ve anlamak için milletimizi sevmek, milletimizin bir târih boyunca yarattığı bütün millî mânevî değerlerimizi, kültürümüzü tanımak, bilmek, sevmek ve korumak, bu aziz sevgiliyi incitmeden, bozmadan, hırpalamadan daha da geliştirerek gelecek nesillere emânet etmek demektir.

İşte muhterem İlhan Ayverdi bu aziz vazîfeye bütün bir ömrünü adadı.

Bu nasıl bir sevgiydi ve nasıl bir vazifeydi? dersek kısaca geçmiş asırlara dönelim. Daha XI. asırda ilim dili olarak Arapça, edebiyat dili olarak da Farsçanın kullanıldığı devirlerde Yusuf Has Hâcib’in, Kutadgu Bilig’i (Kutlu Bilgiler) Türkçe olarak yazması o günler için çok mühimdir. Eserinin ön sözünde Türkçe sözü yaban geyiği gibi gördüğünü ancak söz ceylânını avlamanın kolay olmadığını söylemiş ama ceylân güzelliğinde bir Türkçe eser vermek dilemiştir.

Gene Kaşgarlı Mahmud da XI. asırda Bağdad’da:

“Türk dilini öğreniniz! Çünki Türklerin uzun sürecek saltanatları olacaktır” diyecek, Nihad Sâmi Banarlı da bu ifâdeyi bir ilâve yaparakTürk dilini seviniz . Çünkü Türklerin en az geçmişleri kadar büyük geleceği olacak ve bu gelecek geçmişe dayanacaktır.” şeklinde tamamlayacaktır.

Kaşgarlı Mahmud, Dîvân-ı Lügati’t-Türk adlı eseri ile Türklerin ilk lugat ve dil bilgisi kitabını yazmış, bundan dokuz asır sonra gene onun kadar Türkçe sevdâlısı olan İlhan Ayverdi Türkçe lugat yazan ilk kadın yazarımız olarak edebiyat târihindeki yerini almıştır.

Kaşgarlı Mahmud, kitabın yazıldığı XI. asırda Türkçede kullanılan 7.500 den fazla kelime tespit etmiş ve daha o devirde Türkçenin kelime sayısı bakımından zengin olmayışına karşı kelimelere yüklenilen mânâ sayısının fazlalığına işâret etmiştir. Nitekim XX. asırda İlhan Ayverdi lugatinde meselâ almak kelimesinin ek fiil ve deyimleriyle birlikte 303, (sayfa 113-116); el kelimesinin ise gene ek fiil ve deyimleriyle birlikte 286 anlamda (sayfa 826-834) hayat kelimesinin ise 33 (sayfa 1219-1220) kullanıldığını tespit eder.

Nihad Sâmi Banarlı, Edebiyat Târihi’nde Fuzûlî’nin düşmek kelimesini ek fiil ve deyimleriyle 50 ayrı mânâda kullandığını yazar. İlhan Ayverdi ise asrımızda bu kelimenin 130 anlamda kullanıldığını kaydeder. (sayfa 782-785) Elbet ki Fuzûlî eserlerinde bu kelimenin bütün mânâlarını kullanmamıştır ama bu tespitler dilimizin gittikçe daha çok işlendiğini ve daha çok zenginleştiğini gösterir. Bu yaşayan kelimeleri dilimizden nasıl atarız?

Nitekim sevdiklerimize, bütün sevgimizi, muhabbetimizi ve şefkatimizi içine koyarak hitap ettiğimiz “Hayâtım!” kelimesi yerine “Yaşamım!” diyebilir miyiz? Biz bu kelimelere kendi duygularımızı, düşüncelerimizi, felsefemizi katmışız. Görülüyor ki dilimizden attığımız bir kelime bizim mühim bir parçamızı da berâberinde götürüyor.

Bu misâller aynı zamanda öz Türkçecilerin ve uydurmacıların dilimize verdikleri zararları göstermesi bakımından da önemlidir. Esâsen “Kelimeler boş bir kalıptır, onu yazarlar ve şâirler doldurur” diyen İlhan Ayverdi de eserinin önsözünde: “Dil taşıyıcıdır. Bir milletin kültürünü, sanatını, îmânını, düşünüş sistemini, yaşayış özelliklerini, sâhip olduğu değerleri asırlar boyunca dünden bugüne taşıyan kutsal bir nehir gibidir. Bu sözlük Türk dilinin bu nehirden alınan bir dökümü bir envanteridir. Sözlüğümüzde devirlerini tamamlayıp unutulmakta olan ve büyük bir gayretle dilimizden atılmak istenen kelimelere, yaşayan Türkçe kelimelere ve yeni türetilenlere yer verilmiş olması bundan dolayıdır. Bizi bu yola sevkeden, Türk diline yapılan kasıtlı müdâhaleler sonucunda dilimizin gittikce fakirleşmekte ve ifâde yeteneğini kaybetmekte oluşudur” der. Goethe de bu konudaki kanâatini: “Bir dilin kudreti kendini, yabancı olan şeyleri atmakta değil, onları yutup hazmetmekte gösterir” şeklinde ifâde eder.

Zâten Türk dehâsı da câme-şûy’u çamaşır, kastanon’u kestâne, bâdâm’ı bâdem, ışk’ı aşk ve daha nice kelimeyi kendi sesiyle Türkçeye katmış değil midir?

XIII. asırda Yunus Emre de bir dilin sesi ve mîmârisi millî olmalıdır anlayışıyla ortak İslâm medeniyeti içinde ortak medeniyet dillerinden Türkçeleştirdiği kelimelerle çok zengin tasavvufi şiirler söylemiş ve bunların pek çoğunu kendi dilinin sesine ve telaffuzuna uygun Türkçe sözler haline getirmiştir.

Türkçeyi çok iyi bilen ve dil sevgisini şuurlu bir Türkçecilik seviyesine ulaştıran büyük Şâir Fuzûlî ise Türkçeyi dikenli bir gül ağacına benzetir. Nasıl bu dikenli dallardan gül yaprağı bitiyorsa Türk dili ile gül yaprağı gibi ince şiirler söylemek için Allah’a yalvarır:

“Ey Arap, Acem ve Türk Milletlerine Feyz veren Tanrım!

Sen Arap milletini dünyânın en fasih konuşan milleti yaptın. Acem fasihlerinin sözlerini Îsâ nefesi gibi cana can katan güzelliğe ulaştırdın. Ben Türküm, Türk dili ile yazmak istiyorum. Benden iltifâtını esirgeme” der.

İşte İlhan Ayverdi de Türkçeyi böylesine derin bir aşkla sevmiş ve ömrünü Türk diline, kültür, edebiyât ve îman hayâtına adamış, büyük bir aşk sabır ve ihlasla otuz dört yılda tamamladığı İlhan Ayverdi lugati diyeceğimiz Misâlli Büyük Türkçe Sözlük’ü milletine hediye etmiştir.

Bâzı yazarlar ve şâirler çok velutturlar ama eserleri ve isimleri çok kısa bir zamanda unutulur. Bâzılarının bir eseri bir şiiri hatta bir beyti asırlarca dilden dile dolaşır. Bunlar şah beyitlerdir, şâheserlerdir. İşte İlhan Ayverdi lugati için de şâheser veya şahlugat dense sezâdır. Çünkü bu eser asırların ötesine ses verecek bir eserdir. Ayrıca Türk kültürünün envanteri diyebileceğimiz özellikleriyle de asırların üstüne çıkacağını düşünmek ve söylemek özellikleriyle de asırların üstüne çıkacağını düşünmek ve söylemek mübalağalı bir tahmin değildir.

Mehmed Kaplan Kültür ve Dil kitabında “Günlük dil veya edebî dil baştan başa bir kültür hazînesidir. Dîvân-ı Lügati’t-Türk’de geçen bir kelime bana dilin arkeolojiden daha önemli bir kültür hazînesi olduğunu öğretti. Zîra eski çağlara ait yer altında saklanamayan nesneleri eski bir metinde bulmak mümkündür. Türkler karlı sahalarda güneşin parıltısı gözlerini kör etmesin diye at kılından gözlük yapar ve takarlarmış buna “boyunduruk” gibi “gözündürük” derlermiş.” Geniş mânâda Türk kültürünün anahtarı Türk edebiyâtıdır” der. İşte bu anahtarlardan biri de İlhan Ayverdi’nin lugatidir. Tıpkı gözündürük gibi nice kendi kaybolmuş ismi kalmış ve kültürümüzün bir parçası olan kelimeleri de bu lugatta bulmak mümkündür. Meselâ anavata gibi işlemelerimizin, eşyâlarımızın, kumaşlarımızın ve daha nice kültür değerlerimizin isimlerini de gene bu lugatta buluyoruz. Onun için bu lugat aynı zamanda Türk kültürünün de hazîne değerindeki bir eseridir. Bu sebeple de asırların ötesine ses götürecektir inancındayız.

İşte ömrünü bütün bu mübârek çalışmalara adayan İlhan Ayverdi 24 Ekim 1926 da Manisa’ya bağlı Akhisar’da doğdu. Baba tarafı Dağıstanlıdır ve babaannesinin halası Ruslara karşı kahramanca savaşan Kafkas Kahramanı ve lideri Şeyh Şâmil’in hanımıdır. Anne tarafı Sofyalı, büyük babası Serez eşrâfından Negova ve Belova’da çiftlik sâhibi bir beydir. Âile, 93 Harbi sırasında çâresiz kalıp topraklarını terk ederek önce Bursa’ya oradan da Ödemiş’e gelip yerleşirler. Çok seneler sonra kıymetli ilim adamı ve mîmarlık târihçisi olan değerli eşi Ekrem Hakkı Ayverdi ile Balkanlar’daki âbidelerimizi tesbit çalışmalarını yapmak üzere Bulgaristan’a gittiklerinde Belova’daki tren istasyonundan geçerken çiftliklerinin yerinde bir yerleşim merkezi kurulduğunu göreceklerdir.

Posta müdürü babasının Akhisar’a tâyininden sonra dünyâya gelen ve ele avuca sığmayan bir çocukluk devresi geçiren Ayverdi daha o zamandan îtibâren cömertliği, yardım severliği, arkadaşları ile iyi geçinmesi, vefakârlığı ve gönül kırmaktan son derece çekinmesi, etrâfına karşı çok müşfik olmasıyla yakınlarının dikkatini çeker. İleriki senelerde bu güzel hasletleri daha da olgunlaşacak ve onu bir ihlâs âbidesi hâline getirecektir. Öyle ki sayıca çok fazla olan yardım taleplerinin her birini karşılamaya çalışırken sıkıntıya düşmesinden endîşe edenlere “Ekrem Bey bu parayı sâdece benim için kazanmadı ya” diyecek, ketum mîzâcının bir özelliği olarak da sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyecek, yardımına koştuğu insanlar yardım edilmiş olma hissine hiçbir zaman kapılmayacaklardır.

Evdeki dînî havayı anne temsil ederken, Millî Mücâdele’ye fiilen iştirak ederek Galip Hoca takma adıyla tanınan Celâl Bayar ile zaman zaman evlerinin bir odasına çekilip planlar yaparak çalışan baba da son derece kuvvetli olan millî duygularını çocuklarına aktarmaktadır.

İlk ve orta tahsilini Akhisar’da tamamlar. O devirde Akhisar’da lise olmadığı için İzmir Karataş Lisesi’ne kaydolur ve 1943 de mezun olur.

Küçük yaşından beri okumaya meraklıdır. Öyle ki, dayısının evleneceği gün herkes düğüne gitme hazırlığı yaparken onu hiçbir şey yokmuş gibi odasında kitap okumaya dalmış bulurlar ve hazırlayıp düğüne götürürler.

Liseden sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyât Fakültesi Türk Dili ve Edebiyâtı Bölümü’nde okumaya başlar. Bu seçimden hiçbir zaman pişmanlık duymadığını her vesîle ile ve memnûniyetle ifâde eder. Fakültede Ali Nihad Tarlan, İsmâil Hikmet Ertaylan ve Mehmet Kaplan gibi çok değerli hocalar elinde yetişir, Ahmet Kabaklı ile aynı sınıfta okur ve bu dostluk Kabaklı’nın vefâtına kadar devâm eder.

1949’da mezuniyetinden sonra Saint Josef ve Saint Michel gibi okullarda 1960’da da Çapa Eğitim Enstitüsü’nde edebiyâta hocalığı yapar. Fakültede okurken millî eğitim müdürlüğünde memur olarak çalıştığı dâirede Mehmed Örtenoğlu ile tanışması hayâtının dönüm notası olur. Bu müstesnâ insan medresede okumuş, diş doktoru olmuş diplomasını alacağı sırada medreseler üniversiteye çevrilmiştir.

Hocası onu Maarif müdürlüğündeki vazîfesine yerleştirir. Diplomasını neden sonra alabilen Mehmed Örtenoğlu“ Efendim beni bu vazîfeye koydu başka bir talebim yoktur” diyecek bir gönlün sâhibidir. Aynı zamanda gençlerin sohbetine doyamadığı bilgi yüklü ve muhterem bir insandır.

İlhan Ayverdi’nin hayâtındaki ikinci dönüm noktası ise 1948 senesinin bereketli bir gününde Mehmed Dede’nin onu elinden tutarak mütefekkir, mutasavvıf ve tanınmış yazar Sâmiha Ayverdi’ye götürmesidir. Oradan çıkışta da Sâmiha Ayverdi’nin Hocası Ken’an Rifâî’nin Konağına giderler. Muhtemelen 1949’da gerçekleşen bu ilk görüşmeden sonra Fatih’deki Konak’ta bu müstesnâ şahsiyeti, vefât ettiği 1951 yılına kadar ziyâretinde bulunur.

Sâmiha Ayverdi ile önceleri biraz resmî olan görüşmeleri 8 Ekim 1959’da Ekrem Hakkı Ayverdi ile evlenmesinden sonra çok daha sıkı ve muhabbetli bir kıvam alır. Bu hâdise hiç ummadığı şekilde ve çok sevdiği büyüğü Mehmed Dede’nin aracılığı ile gerçekleşmiştir. Hiçbir zaman aklına getirmediği bu evlilikle kendi deyimi ile kesif ve son derece güzel bir kültür dünyâsının içine girer.

Artık on iki yıl süren hocalığın yerini bundan sonra; Sâmiha ve Ekrem Hakkı Ayverdi’lerle beraber yürütülen cemiyet çalışmaları ve özel kültür faaliyetleri alacaktır. Ekrem Hakkı Ayverdi ile evlilikleri herkese örnek olacak bir güzellikte geçer. Öyle ki daha nişanlılık devresinde Ekrem Hakkı Bey ona yazdığı bir mektupta; “...sizinle olan hayatımız inşallah çok neşveli olacak, evimizde siz, bütün ihvânı ve sevdiklerimizi toplayacak bir merkez kuracaksınız” der. Bu temennî yerini bulur ve hakîkaten herkes tarafından sevilen İlhan Ayverdi bilhassa gençlerin ablası olarak onların dertleriyle meşgul olur ve Ekrem Hakkı Bey’in evini bir merkez hâline getirmekte gecikmez. Aynı zamanda sabırlı, yumuşak ve iyimser mîzâcı ile temelde son derece kıymetli özelliklerle mücehhez fakat zor tabiatlı eşinin hayatını kolaylaştırarak ona huzur, şefkat ve muhabbet dolu bir zemin hazırlar. Öyle ki, yakın dostları Hicran Göze“...aralarındaki saygı ve muhabbete de hayran kalmıştım. Daha sonra anladım ki bu muhabbetin o noktaya gelmesinde İlhan Hanım’ın rolü büyüktü. Eşinin değerini anlamış. Yeri gelince gayretli ve sabırlı davranmayı bilerek o güzel ama zor adama huzurlu bir ortam sağlamayı başarmıştı.” der.

1965’de hayâtının istikametini değiştiren çok sevdiği büyüğü Mehmet Amca’sını kaybeder. Kısa bir zaman sonra 1968’de de gene çok sevdiği küçük kardeşi 38 yaşındaki Vasfi’nin ölümüyle en büyük acılardan birini daha yaşar. Bu arada profesörler, cübbeleriyle sokaklarda yürüyerek devleti protesto ederler. Bu hâdiseye çok üzülen İlhan Ayverdi “Maarife verdikleri zarar bakımından bu hareketin acısı Vasfi’nin açısını bastırdı” diyerek vatanı ve îmânı için duyduğu üzüntünün şahsî dertlerinin üzerinde olduğunu bir kere daha gösterecektir.

Hâlen 1970 yılında kurulan aynı zamanda isim annesi olduğu Kubbealtı Vakfı’nın başkanlığını da yürütmektedir. Bu arada Sâmiha Ayverdi ile aralarında eşine az rastlanan bir mânevî râbıta teşekkül eder. Bu derin münâsebet Ekrem Hakkı Ayverdi’yi de pek memnun etmekte ve kız kardeşine sık sık lâtife yapmaktadır. Yurt içi ve yurt dışı seyâhatlerindeki mektuplaşmalarında bile millî kültür meseleleri ve bu konuda bilgi alış verişi vardır.

Bu meselelerin biri de Türk dilinin içinde bulunduğu çıkmazdır. Bu yolda Kubbealtı ne yapabilir diye düşünmektedir.İşte böyle bir gününde eşine kahve pişirirken zihninde şimşek gibi bir fikir çakar. Kubbealtı bir dil akademisi kurmalıdır. Hemen bu fikrini Ekrem Hakkı Bey’e açar “Neden olmasın” cevâbını alınca da Sâmiha Ayverdi’ye gider. “Efendim size bir şey söylemek istiyorum” der demez kendisinden şu cevabı alır. “Bir dil Akademisi kuralım değil mi?” İşte bu hayırlı teşebbüsün başlangıcı iki zihnin ve gönlün ilâhî bir cilve ile aynı zaman ve noktada birbirinden habersiz düşünmesi sonra da buluşmasıyla başlar ve bir gurup dil âlimi bu maksatla çalışmak üzere dâvet edilir. Çalışmalar sırasında evvelâ bir sözlük ve imlâ kılavuzu yapılmasına karar verilir.

1972 - 1976 arasında XIII. asırdan XX. asra kadar yüzlerce eser taranır. İst. Edebiyat Fakültesi akademisyenleri işleri dolayısıyle çalışmaları devam ettiremezler. İlhan Ayverdi bu konuda şöyle der. “Herkes vazgeçmişti. Biz de vazgeçebilirdik. Fakat kula verilen söz Hakk’a verilen sözdür fehvasınca bu işi yarı yolda bırakmak bize göre değildi, devam edilecekti fakat kiminle? Cemiyet başkanı olarak mes’ûliyet benim üzerimde idi ve böylece iş üzerimde kaldı. Kaldı ama şunu îtiraf etmeliyim ki ben bir lugatcı, bir dil âlimi değildim. Bu hususta hiçbir çalışmam da yoktu. Fakat dilimi çok seviyor ve bozmadan koruduğuma inanıyordum. Dile olan bu sevgimin ve ana dil duygusunun bana yol göstereceğine emindim. Yahyâ Kemal’ini dediği gibi Türkçe ağzımda anamın sütüdür inancındaydım. Sâmiha Ayverdi ve Ekrem Hakkı Ayverdi’inin teşvik ve büyük destekleri ile yazma işine giriştim. Böylece 1976 senesinde maddeler tarafımdan yazılmaya başlandı. Önümüzde kaç sene var bilmiyorduk ama çalışmanın durmaması, devam etmekte olması bizim için tesellî kaynağıydı.”

Sâdece diline olan sevgisiyle bu işe soyunduğunu ifâde eden İlhan Ayverdi lugat tamamlandığı zaman lengüistik alanında akademik ölçülere göre hayli ileri seviyeye gelmiştir. Lugat çalışmalarında fen bilimleri ve batı dillerinden geçme kelimelerin târifi ve etimolojisi hakkında danışmanlık yapan Prof.Dr.Bayram Yüksel de bu konuda “İlhan Ayverdi lugat mevzuunda o kadar derin bir bilgi, sistematik düşünce ve tecrübeye sâhiptir ki bu konuda aynı anda birkaç doktora tezi yaptırabilecek seviyededir.” diyerek müşâhedelerini aktarır.

Nihâyet; büyük bir özveri, gayret ve himmet isteyen bu çalışma sonunda lugat 2005 yılında yayınlanır. 400 müellifin bine yakın eseri taranarak; içinde binlerce kelime ve deyim bulunan, 100.000 örnekli ve divan edebiyatından en çok örnek veren özelliğe sâhip lugat ortaya çıkmış olur.

Bu arada bütün bu çalışmalar sırasında sıhhati bozulur. Sıhhatini bu uğurda kaybettiğini düşünerek “Kendinizi çok yordunuz” diyen Hicran Göze’ye İlhan Ayverdi şu cevâbı verir. “Hicran Hanım çalışmayanlar da ölüyor.”

Bu arada seksenini aşan Ekrem Hakkı Bey’in sağlığı bozulmaya başlar. O enerjik ve çalışkan insan artık zamanının çoğunu evinde geçirmektedir. Bu durumda iş gene İlhan Ayverdi’ye düşecek eşinin mâneviyâtını bozmamak için ayda bir yapılan akademik toplantıları sürdürmeye daha bir özen gösterecektir. Maalesef bütün ihtimâma rağmen Ekrem hakkı Bey’in bozulan sağlığı düzelmez ve 24 Nisan 1984 günü hayâtının en büyük desteklerinden birini kaybeder. Metanetini bozmamakla birlikte acısı büyüktür. Bunu Prof. Dr. Ali Yardım’a yazdığı bir mektupta “dünyamın direği yıkıldı omuzlarım çatırdadı” sözüyle ifâde eder.

Büyük dayanağı eşini kaybetmesiyle kimseye hayır diyemeyen mizâcı gereği yorgunluğu ve gailesi büsbütün artar. Üstelik rahatsız olan Sâmiha Ayverdi’nin ona havâle ettiği mühim vazîfeleri de vardır. Evi gene bütün hızıyla merkez olmaya devam etmektedir. Kesif lugat çalışmalarının arasında câmianın işleriyle ilgilenmeye de devam eder. Bir başka büyük acıyı 22 Mart 1993 günü en büyük dayanağı ve Hocası Sâmiha Ayverdi’yi kaybettiğinde yaşar. Artık omuzlarındaki yük büsbütün ağırlaşmıştır. Sağlık durumu 2004 de iyice bozulur. Bütün sıkıntılarına rağmen ağzından en ufak bir şikâyet sözü çıkmaz.

Türk kültür ve îmânının devam ve bekası husûsunda en önemli temel eser olan Misalli Büyük Türkçe Sözlük’ü hazırlayan ve akl-ı selîmi ile de dostlarının dertlerine her zaman maddeten ve manen ortak olan ve çâre bulan bu büyük insan; Sâmiha Ayverdi’nin deyişi ile “ezelden ebede izzetlenmiş” bahtiyarlardandır.

“Mühim olan yapılanların sayılıp dökülmesi değil, yaptıklarının insanı hangi noktaya getirdiğidir” diyen İlhan Ayverdi eriştiği bu mertebe ile milletinin ve dostlarının gönüllerinde taht kurmuştur.

Daha nice seneler milletimizin onun yapacaklarından mahrum kalmaması için sıhhatinin bir an evvel düzelmesi niyâzıyle…

Aysel Yüksel

(Bu yazı İzmir Türk Kültür ve San’at Derneği’nin 17 Kasım 2007 tertiplediği toplantıdaki konuşmanın metnidir.)

Kaynaklar:

Ayverdi, İlhan; Misalli Büyük Türkçe Sözlük, Kubbealtı Neşriyâtı, İst. 2005

Banarlı, Nihad Sâmi; Resimli Türk Edebiyâtı Târihi, MEB, İst.,1971

Binark, İsmet; Bir İhlâs Âbidesi İlhan Ayverdi, Altay Vakfı Yayınları, Ank.2006

Deliorman, Altan, Işıklı Hayatlar, Kubbealtı neşriyâtı, İst. 2004

Göze, Hicran; Mâverâdan Gelen Ses, Kubbealtı Neşriyâtı, İst., 2005

Kaplan, Mehmet; Kültür ve Dil, İst.1992

Yüksel, Aysel-Uluant, Zeynep; Bir Hayat Bir Lugat, Kubbealtı Neşriyâtı, İst.,2006

Kubbealtı Akademi Mecmûası, Yıl:35, Sayı:1 Ocak 2006

28.03.2008 Kaynak: SanatAlemi